• Oğuz SOYSAL Hayat Meğerse Bir Rüyaymış 06 Haziran 2016 Pazartesi soysalnet@mynet.com Oğuz SOYSAL


    Hiç durmadan koşuyordum. Belki 10 dakika, belki de 1 saat… Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Peşimde beni öldürmek isteyen biri… Koşma sesleri, soluk soluğa kalışım… Bazen de sokağı inleten silahlarımızın sesleri... Artık gücüm iyice azalmıştı ama koşmaktan başka çarem yoktu. İzimi bir türlü kaybettiremiyordum. Sağımdaki ilk aralığa saptım.
     
    O da ne?
     
    Eli silahlı bir başkası daha!
     
    Ateş ettim…
     
    Kahretsin!
     
    Mermim bitmişti!
     
    Artık kurtulmam imkansızdı…
     
    ***
     
    Telefonumuzun alarmı çalmaktadır. Yeni bir güne daha uyanmışızdır. ‘’Gördüklerim bir rüyaymış’’ deriz, hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz. Peki, rüyadayken neden rüyada olduğumuzu anlayamadık? Neden gerçeklik hissine kapıldık? Hiç uyanamasaydık gerçekle hayal arasındaki farkı nasıl anlayabilirdik? Peki, şu an bir rüyada olmadığımızı nasıl ispatlayabiliriz?
     
    ***
     
    GERÇEK NEDİR?
     
    Gerçek dediğimiz şey, beynimize iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Bu durum, beş duyumuz için geçerli bir kuraldır. Yani aslında biz; görüyorum, duyuyorum, dokunuyorum, kokluyorum, tadıyorum derken bütün bu olaylar beynimizde gerçekleşmektedir. Bir başka deyişle gören, göz değildir veya işiten, kulaklarımız değildir; beynimizdir.
     
    Bu konuyla ilgili en önemli örneklerden bir tanesi, rüyalarımızdır. Rüyadayken nehirleri görebiliyor, bir elmayı tadabiliyor, tehlikeli durumlarda heyecana kapılıp kaçabiliyoruz. Ve bütün bu durumları çok gerçekçi bir şekilde yaşıyoruz, rüyada olduğumuzu anlayamıyoruz. Ve yine bütün bu olaylar yaşanırken biz sadece yatağımızda uyumaktayız, gerçek hayatta bunların hiçbiri yaşanmamaktadır. Buradan hareketle, bir şeyi algılayabilmemiz için o şeyin illaki maddesel karşılığı olmasına gerek yoktur. Beynimize ilgili sinyalin ilgili bölüme ulaşması algılayabilmemiz için yeterlidir.
     
    Gördüğümüz ve sahip olduğumuz her şey beynimizde oluşan bir görüntüdür. Tüm renkler beynimizde oluşur, dış dünyada renk yoktur. Tüm sesler beynimizde oluşur, dış dünyada ses yoktur. Tüm kokular beynimizde oluşur. Tüm tatlar beynimizde oluşur. Dokunma hissi de beynimizde oluşur.
     
    Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklamaktadır:
     
    ‘’… Bir uyarı sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir veya Beethoven’ın Beşinci senfonisinin ilk notası değildir. Sadece bir elektrik enerjisidir… Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen
     
    farksız bir formda beyne elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur.’’
     
    Maddeyi mutlak bir gerçeklik zannetmenin büyük bir yanılgı olduğunu New Scientist adlı dergide yayımlanan bir makalede şöyle ifade edilmiştir:
     
    ‘’Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi gerçekmiş gibi görünüyor ama hepsi yalnızca bir hayal.’’
     
    MADDE HAYAL MİDİR?
     
    Evet, madde hayaldir. Ancak bu durum ‘’madde yoktur’’ anlamına gelmez. Madde vardır ancak biz maddenin aslıyla muhatap olduğumuzu iddia edemeyiz.
     
    MADDENİN ASLINI BİLEBİLİR MİYİZ?
     
    Hayır, bilemeyiz. Bu konuyu görme duyumuzla açıklayalım.
     
    Öncelikle ışık, cisme çarpar ve cisimden yansıyan ışınlar gözümüzdeki retina tabakasına ulaşır. Retinada bulunan özelleşmiş hücreler sayesinde ışınlar görme sinirine iletilir. Sinirlerimiz, aldığı uyarıyı beynimizin görme alanına iletirler. Burada yorumlanır ve böylece görme gerçekleşir.
     
    Şimdi görme duyumuzu kullanırken maddenin aslıyla aramızdaki engelleri inceleyelim...
     
    Görme işleminin gerçekleşebilmesi için ilk önce cisimden yansıyan ışınların gözümüze ulaşması gerekir. Biz, cismin kendisini bilemeyiz. Sadece gözümüze ulaşan ışınların verdiği bilgi kadarını bilebiliriz. Ayrıca, bu ışınların ötesine geçip maddenin gerçek mahiyetine ulaşamayız. Bu durum, maddenin aslıyla aramızdaki birinci engeldir.
     
    Işınlar, gözümüzdeki retina tabakasına ulaşır. Buradaki özelleşmiş hücreler sayesinde ışınlar, elektrik sinyaline çevrilip sinire iletilir. Biz, bu elektrik sinyallerini aşıp gelen ışınların gerçek mahiyetine de ulaşamayız. Bu durum, maddenin aslıyla aramızdaki ikinci engeldir.
     
    Sinirdeki elektrik sinyalleri görme alanına gelir, burada yorumlanır ve görme gerçekleşir. Biz, bu görüntüyü aşıp gelen elektrik sinyallerinin gerçek mahiyetine de ulaşamayız. Bu durum, maddenin aslıyla aramızdaki üçüncü engeldir.
     
    Cisimle aramızdaki tek bir engel bile bizi maddenin aslından uzaklaştırabilen bir etkenken, biz cismi algılarken üç kez değişime uğramış halini bilmekteyiz. Bu sebeple ‘’maddenin aslını bilebiliriz’’ gibi iddialar bilimsel değildir. Çünkü kişi, beyninden dışarı çıkıp maddenin aslına nüfuz edebilmesi mümkün değildir.
     
    TÜM BU ALGILARI YAŞAYAN KİM?
     
    R.L. Gregory, beynin içinde görüntülerin algılanması ile ilgili insanların düştükleri yanılgıyı şöyle açıklamaktadır:
     
    ‘’Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir –fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,…ve bu da sonsuz bir göz ve resim olmasını anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.’’
     
    Algılarımız beynimizde oluşuyorsa bunları algılayan kimdir? Manzarayı seyreden, müzik dinleyen, soğukluğu hisseden, gülün kokusunu alan kimdir? Tüm algılananları yorumlayacak bilinç kime aittir?
     
    Bütün bunları algılayan, bilinci meydana getiren varlığın, şuursuz atomların oluşturduğu su, protein, yağ gibi maddelerden meydana gelen beyin olamayacağı çok açıktır. Beynin ötesinde, çok daha farklı bir varlık olmalıdır. Bu varlık, Allah’ın benzersiz bir ilimle yarattığı RUH’tur.
     
    ASIL MUTLAK VARLIK
     
    Maddenin gerçeğine dair bir şey bilmiyoruz ve sadece beynimizde oluşan yorumuyla muhatabız. O halde bu görüntülerin kaynağı nedir?
     
    Gördüğümüz şeyleri sürekli seyrettiren kimdir?
     
    Yaşadığımız maddesel evreni sürekli yaratan ve bize bu görüntüleri seyrettiren Yüce Allah’tır.
     
    ZAMAN DA BİR ALGIDIR
     
    Ünlü fizikçi Julian Barbour, zamanın tarifini şöyle yapmaktadır:
     
    ‘’Zaman, eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka bir şey değildir. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler.’’
     
    Yani zaman, bir anı diğer anla kıyaslayınca ortaya çıkar. Bizler mutlak olmayan, algılara dayalı bir evrende yaşıyorsak, zamanın da mutlak olmasını bekleyemeyiz. Zaman da sadece bir algıdır.
     
    Zaman, mutlak değildir ve görecelidir. Rüyalarımız zamanın göreceliliğini anlaşılması açısından önemlidir. Rüyamızda günlerce sürdüğünü düşündüğümüz olaylar gerçekte birkaç saniye sürmektedir.
     
    Not: Gerçek dediğimiz şeyin aslında algılar bütünü olduğu konusunun daha iyi anlaşılması için başta The Matrix I (1999) olmak üzere Vanilla Sky ve The Thirteen Floor izlenmesi tavsiye edilir.
     
    MADDENİN GERÇEĞİNİN ANLAŞILMASI NEDEN ÖNEMLİ BİR KONUDUR?
     
    * Öncelikle maddenin beyinde oluşan bir algı olduğu gerçeğinin kavranması, kişinin dünyaya büyük bir hırsla bağlanmasını engelleyecek ve kişi sadece Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyecektir
     
    * Maddeyi mutlak kabul eden ve ruh kavramını reddeden materyalist felsefeye büyük bir darbe olacaktır
     
    * Kişi, Allah’a karşı acizliklerini görecek, Allah’ın kudretini daha iyi kavramasını sağlayacaktır
     
    * Para, ev, araba, ün gibi sahip oldukları değerli şeylerle kibirlenen kişi, gerçekte bunların beyninde oluşan görüntüler olduğunu öğrendiğinde kibirlenmenin hiçbir anlamının olmadığını görecektir
     
    * Kişi, sıkıntı ve zorluklarla karşılaştığında aslında bunların beyninde birer görüntü olduğunu ve Allah’ın kendisini imtihan ettiğini bilecek; üzülmek, sıkılmak, paniğe kapılmak yerine sonsuz merhametli ve şefkatli, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a tevekkül edecektir
     
    * İnsanları, Allah’tan bağımsız varlıklar olarak görmeyecek. Onları da beynimizde yaratan Yüce Allah olduğunu bilecek ve insanların rızası için Allah’ın rızasından vazgeçmenin yanlışlığını görecektir
     
    * Evrenin ve ahiretin yaratılışının ne kadar da kolay olduğu anlaşılacaktır
     
    Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Azizdir. (Hac Suresi, 74)

    Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur, hamd (övgü) de O’nundur. O, her şeye güç yetirendir. (Tegabün Suresi, 1)
11 0
3,128 kez okundu
11
0

YORUMLAR

0 Yorum

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan gazihaber sorumlu tutulamaz.

YORUM YAZ

Ad soyad Mail Adresi Yorumunuz